29 Kasım 2015 Pazar

Merhaba Gece Siyahı

Merhaba gece siyahı
Bekler miydin beni bu saatte
Ben geldim
                    artık başında bir bela
                                                        gök kuşağı gelene kadar güzel bir belayım
Mevsim sonbahar
                                belli olmaz ne zaman gelir
bilmem
Anlat bakalım bana şimdi
                                    sen ben olsaydın napardın
 Düşüncelerini bırak bir kenara
   çok değil 
               gidene kadar bırak
 özlemedin mi beni
 Bırak güneşin gerçeğini bir kenara
                                                                        ne hissettiğini söyle


Bana yazardın evvelden
Görmesen de bilirdin beni
Yaz bakalım ne yazacaksın bunca zamandan sonra
Mevsimlerin değiştiğini söyleyip kaçamazsın bensizliğinden
 Uzaklaşman mevsimlerden değil
                                                                         ki en yakınlaştıran mevsimdir sonbahar

Hafif sıcak örtün gelmeye başlıyor
 Yeni bir renk
                        yeni bir koku
Tadı bilmiyorum daha
 henüz erken 
      zaten gök kuşağına daha çok var
                                                                          Ya hemen gelirse bilemiyorum
 Neyse belki gelmez
belki hiç gelmez kalırsın
kalkar üstünden sonbahar

Gece siyahi her şey sen de
 ben gitmiyorum
 Gök kuşağı gelene kadar
 gidemiyorum aslında
                                    yön yok
                                                   yer yok
 Örtüleri rengarenk sen varsın
                                                bana yerin var biliyorum
Neyse gece siyahı ben gözlerimi kapatıyorum biraz
zaten gök kuşağının gelesi yok
Daha sendeyim ben
     Gözlerini
 üstümden ayırmamaya bak sen
mevsimler geçerken kaymasın üzerimden renkler

8 Kasım 2015 Pazar

ÖTEKİ ÇOCUK

Zarif bir umutla…

İrili ufaklı taşların etrafında girdap oluşturarak akan suyu izliyordu, dipte sürüklenen renkli kumu, ve bayım, huzurluydu çocuk, gönlünün çiçekleri sulanmışçasına ferahtı. Uzun süredir oturduğu kayanın üstünde kıpırdanınca suya atladı küçük kurbağa. Yengeci görünce farketti turuncunun aslında ne kadar da güzel bir renk olduğunu. Küçüktü çocuk, küçük bacaklarını suya sallamış oturuyordu. Keşfetmeyi keşfediyordu. Ufak dünyasında, aklının salıncağında sallanıyordu dilediğince.
 İnce ince yağan yağmurun altında düşündü: Bu gördüklerinin hepsini Allah mı yaratmıştı gerçekten? Bütün oyunlarını gölgesinde oynadığı o heybetli kestane ağacını bile mi? Yağmuru düşündü bir de. Biri başından aşağı su dökse çok kızardı ama Allah’a kızmıyordu. Seviyordu yağmuru da yağdıranı da. Biliyor musunuz bayım, özgürlük basitlikti. Çocuk çok sonra anlayacaktı bunu…
Anlaşılmak gibi bir derdi de yoktu henüz çocuğun. Gündüzleri hayranı olduğu muazzam gökyuvanın altında oyun oynar, geceleri de duasını edip uyurdu. Karıncaları da pek severdi, uzun uzun izlerdi onları, yaşam mücadelelerini.
Küçüktü ama severdi biriktirmeyi. Mesela cümlelerini biriktirirdi akıl kumbarasında, tutumluydu, öyle kolay kolay konuşmazdı. Sahi bu, ketum demek mi oluyordu bayım? Peki konusu gelmişken sorayım, bir kimsenin hasta olduğunu yalnız öksürüp hapşırmasından mı anlayabiliriz? Bence hayır. Çok susan insanlara iyi bakın, onlar da hastadır, derin yerlerinden. Halbuki bu insanlar diğerleri tarafından normal ve sağlıklı diye anlatılır, yanılıyor muyum? Bilmiyorum.
Çocuk diyorduk, bu çocuk bir de tebdil-i kıyafet gezdirirdi kalbini. Hislerini gönlünün devasa vadilerinde yaşardı da, belli etmezdi kimseye. Şimdilerde böyle insanlara da içine kapanık diyorlar lakin bunun bir hastalık olduğunu düşünmüyorum.
Sonra bayım, kalabalıklaştı çocuk. Masumca sevindi önce, güzel günleri bekliyordu. Farkedemedi kalabalıklaştıkça yalnızlaştığını. Farkedemedi sinsice gelip sırtına oturan küçük kamburu. Asildi çocuk, merdivenin korkuluklarını ancak geçiyordu boyu ama dik dururdu hep. Bir tek ağlarken eğerdi boynunu, ağlamanın zayıflık olduğunu düşünürdü çünkü ve hiçbir gözyaşı, burnunun ucundaki bene dokunmadan düşmezdi. Üzülüyordu çocuk fakat daha kötüsünün olabileceğini de düşünemiyordu. Maalesef daha kötüsü de oldu bayım. Her şey samimiliğini yitirdiğinde, ihmal edildiğinde, yaşamı ölü bir bedene sarılmak gibi yetersizleştiğinde büyümüştü. Büyümüştü büyümesine de, çocuktu işte. Öteki çocuktu. O sinsi kambur da düğüm düğüm büyümüştü çocuğun sırtında.
Yanlış kararlar verdi çocuk. Koskoca bir vaveylânın içine düştü. Biçare kaldı, isyan etti, günah işledi. Telaşlandı, dua etmesini bilemedi bir an. Bu minvalde giderse sonu iyi olmayacaktı, biliyordu. Kelimeler sağanak sağanak yağarken aklından gönlüne, elleri belinde, kekremsi bir korku sarıyordu etrafını ve bu kelimeler ancak içinin kütüphanelerini dolduruyordu. Kendine hırçınlaştı çocuk, imkansızların içinde inzivaya çekildi. Yumruklarını sıktı tüm kuvvetiyle, sol yumruğunu gördü, çocuğun kalbi küçüktü bayım, düşündü bunu. Küçüktü ama çürümeye yüz tutmuştu. Aniden doğruldu, kimseye bırakmadı, küp küp doğradı kalbini, tuz bastı yarasına, güneşte kurumaya bıraktı. Ağladı çocuk, sevmese de ağladı. Ağlamasa taşıyamazdı ki kamburu. Ne yapmalıydı şimdi? Olmazdı böyle, bu kalbi yumuşatmak lazım gelirdi, pîrupâk eylemek gerekirdi. Peygamber kokulu güllerden mi sarmalıydı ki yaraya? Merhemini sürdü, şifasını Rabb’den diledi. Çok isyan etmiş, çok günah işlemişti ya çocuk, pişman oldu, tövbe etti. O ki Er-Rahman, El-Gaffâr değil miydi? Merhamet eden, affeden, günahları örten. Allah’ın affı vardı madem, bu af bizim gibilere olmayacaktı da ya kime olacaktı? Günahlar da, tövbeler de, aflar da bizim gibiler içindi, şükürler olsun. Hüzün ki, koskoca şehirleri ezip geçer de, sevgilinin huzuruna geldiği vakit iplik iplik çözülür ya, öyle çözüldü çocuk. Çok sabretmişti, sabır zor işti ve Yaratan Bakara suresinde dememiş miydi, “Allah sabredenlerle beraberdir.”
Sonunda bayım, nihayet kalktı çocuk vakur bir duruşla, Allah’ın izniyle söktü aldı sırtındaki o nasırlaşmış koca kamburu da divitine mürekkep eyledi. Sancısını akıtıverdi kelimelerle birlikte. Bu sancının sonunda güzel bir doğum vardı üstelik. O vakit farketti ne kutlu bir halde bulunduğunu. Uzun zaman sonra geleceğini gördü, kalbinin gözünden. Güzel de gördü üstelik. Şimdi keskin, iç ferahlatıcı bir filiskin kokusu sardı etrafı, çok şükür…
Peki bunları niye anlattım bayım? Kimseye akıl verebilecek mahiyette değilim. Bilakis, akıl almayı yeğlerim lakin naçizane tavsiyem, çıkarın sırtınızdaki kamburları. Benim gibi kelimelere mi akıtırsınız, tuvalinize mi boyarsınız yahut iğneyle mi nakşedersiniz kumaşlara bilmem ama, def edin kamburlarınızı. Duaların asumanında yok olun.
-Çay Damlası’na hoşgeldim, hoşgördüm. Ekim Manisa’sından, tarih kokulu Darüşşifa’dan selamlarımı iletiyorum. Dilimiz boş gelmek de olmaz tabi. Eskilerden bir söz düşer aklıma,” Leyla’sız aşk, çaysız meşk olmaz.”-

Hatunkişi

26 Ekim 2015 Pazartesi

SİRETİN SURETİ


Kar taneleri göğün en derin katmanından yeryüzüne doğru ahenkle süzülürken insanlar birer birer göçüyordu avama sırt çevirerek. Azad edilen ruhlar, birer güvercin misali kanat çırpıyordu âhire. Bâbdan geçerken asrın ahvâlini görüyor, duyuyor, hissediyorlardı. Adeta bir kuş olan insanoğlu, beyazlara bürünmüş; yağmurlarla yıkanmış topraklarda bunu anlayamıyordu.
Her saniye, bir başka ezan sesi yükseliyordu katmer katmer. İnsan beyninde yitirilen her an, emsalsiz düşünceler beliriyordu. Titrek bir mum ışığı, beceriksiz bir tavırla dimdik durmaya çalışıyordu. Şöminede çıtır çıtır yanan ince odunlar, ansızın şahlanan kor ateşler dahi insan yüreğini ısıtamıyordu.

Eş zamanda, tenha yolda bir çocuk yürüyordu. Eskimiş, aşınmış ince mavi ceketinin cebine koymaya çalıştığı eli, damarlarından akıp giden ince bir sızının hissiyle titriyordu. Soğuktu, küçük bedenini saran boğucu havaya karşın bile derin bir nefes almayı denedi.

Nafileydi. Kar taneleri, avına süratle yaklaşan bir şahin misali, daha da hızlanmış, kaldırım beyaza bürünmüştü ve kar tanelerinin dansı yüzeyi kaplamıştı. Gözlerini, ürkek bir tavırla etrafına çevirdi. Sisle çepeçevre sarılan daracık sokakta kendisinden başka tek tük insan vardı. Zaten onlar da sonu sis öbeğinden seçilemeyen sokakta, âfâttan kaçarcasına hızlıca yürümeye çalışıyorlardı. Çocuk, irileşmiş mavi gözleriyle onları gözden kaçırmamaya gayret ediyordu. Elindeki zar zor tuttuğu süt dolu çömleği yere düşürmemek için karlarla bezenmiş dar yola sık sık kaçamak bakışlar atıyordu.

İki katlı ahşap ev, görüş açısına girdiğinde derin bir nefes aldı. Yılların esitememiş olduğu ev, azametle önünde yükseliyordu işte. Tam o sırada gökten ince ince süzülen tanelere, bir anda esen rüzgar eşlik etmeye başladı. Lakin rüzgarın yüzüne sertçe aksetmesi onu hazırlıksız yakaladı. Elini yüzüne kapamak isteyince titremeye başladı ve çömlek elinden kayıp kar tabakasına bürünmüş zeminle buluştu. Süt, bembeyaz karlara karıştı sanki yaşanması gereken, olması gereken buymuş gibi! Çocuğun büyük, mavi gözleri yaşla doluverdi. Oysa ne büyük bir dikkatle taşıyordu çömleği! Ne yapacaktı şimdi, ne diyecekti annesine? Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Ne yapacaktı şimdi, nasıl telafi edecekti?

Gözleri akmayan yaşlarla doluydu, kollarını birbirine kavuşturdu ısınmak için. İliklerine kadar soğuğu hissediyor lakin yaptığı şeyden ötürü üşümeye, üşüdüğü için bu durumdan şikayetçi olmaya bile layık hissedemiyordu kendisini. Sol eliyle mavi ceketinin sağ kolunu çekiştirirken dudakları büzüldü. Düşünceleri, küçük beynini esir almış, elleri belinde adeta beynine ahkam kesiyordu. Gri, solgun bir kaldırım taşının yalnızlığına büründü küçük bedeni. Heybetli eve, kirpiklerinin arasından kaçamak bir bakış atıp elindeki boş çömlekle ürkek adımlarla ilerlemeye başladı.  

Çocuk, bastığı toprağı çekingen, minik adımlarla dövmek için çabalıyordu. Kızmıştı; titreyen elinin aczine, pervasızca dökülen süte, toprağın kolayca âguşunu açmasına, göğün şahitlik edişine ama en çok da kendisine.
Birkaç dakika sonrasında, evin büyük kapısının önünde nefes nefese dikiliyordu. Başını havaya doğru kaldırıp sırmalı kapıda, gözlerini merakla gezdirdi. Her bir ayrıntıyı hafızasına kazımak istercesine büyük bir dikkatle dolaşıyordu mavi gözleri. Zümrüdü Anka’nın nihai ahdinin unutuluşu gibi, öylesine eski, hüzünlü görünüyordu ki küçük çocuğun yüreği sızladı. Bir anda, sol elini kapının üstüne koyup tüm gücüyle büyük kapıyı ittirdi. Kapı, büyük bir gıcırtıyla açılırken küçük çocuk parmaklarının ucunda yükselip içerisini görmeye çalışıyordu. Merak duygusu, az evvelki kızgınlığının yanına eklenip onu, içeriye girmesi için teşvik etmeye başlamıştı. Soğuk havaya bir darbe vurup aralık kapıdan içeriye girdi.

İçerisinin dışarıdan pek farkı yoktu, soğuktan çenesi titremeye başladı. Beyaz dişleri, birbirine çarptı. Ve kapı, arkasından kapandı.

Evin girişi, epeyce sade döşenmişti. Avize, evin kullanılmadığını işaret edercesine kırık ve özensizdi.  Kapının tam karşısında kıvrımlı ahşap merdiven vardı, merdivenin iki yanı da farklı odalara açılıyordu. Sol tarafta, yeni olduğu belli olan beyaz boyalı orta boyda bir konsol vardı. Konsolun üstündeki gri çerçevelerde bir sürü siyah beyaz fotoğraf vardı. Merdivenin sağ yanında, simsiyah büyük bir kitaplık vardı. Bütün rafları toz içerisindeydi ama tek bir boş rafı dahi yoktu. Çocuk tereddüte düşmüş bir halde, ürkekçe merdivenin sağ tarafına yöneldi. Adımları yavaş ve sessizdi. Uyuyan bir aslanı uyandırmaktan korkan bir sincap gibiydi. Gözleri, kocaman açılmıştı.

Çocuk, kalbi küt küt atarken evin içinde ilerliyordu. Tozlar, evin her yanını kaplamıştı; çocuğun nefes alışı, zorlaşmıştı. Titrek bir nefes daha alıp küçük tahta sedirin yanından geçti. Sedirin karşısındaki şömine, iri taşlarla bezenmişti ve odanın soğukluğuna rağmen harıl harıl yanıyordu.

“Galiba,” diye fısıldadı kendi kendisine, soğuktan ağzından dumanlar çıktı. “Biris-”

“Küçük adam,” Tok bir ses, lafını kesti, çocuk yerinden sıçradı. Kalbi tekledi, ağzında atıyormuşçasına göğüs kafesine baskı yapmaya başladı. Boş çömlek, soğuktan uyuşmaya yüz tutmuş ellerinden büyük bir şangırtıyla kayıp düştü. Ağzı, balık gibi kocaman açıldı ve o, paramparça olan çömleği umursamadan sesin geldiği yöne yürüdü.Yürürken çoktan buz gibi olmuş ellerini birbirine kenetleyip ısıtmaya çalıştı. Adım attığı her yerden bir gıcırtı yükseliyordu. Merdivenin solundaki odaya girdiğinde eşikte duraksadı. Mavi gözleri, alelade bir edayla sesin sahibini buldu. Odaya, etrafına bakamıyordu; gözlerini adamdan ayırmaya çekiniyordu ki! Boyu upuzundu. Kül rengi saçları vardı, bembeyaz sakalları dışarıdaki karı aratmayacak kadar fazlaydı ve yüzünü kaplamıştı. 

Gözleri, göğü kıskandıracak bir su mavisiydi.

“Merhaba,” diye seslendi adam. Çocuk gözleri, hala adamın üzerindeydi. Giysileri, şıktı ve pantolonu ütülenmişçesine jilet gibiydi.

Adam, çocuğun onu incelediğini fark etmiş gibi gülümsedi, yanaklarının iki yanında çukurlar belirdi. Sağ elini havaya kaldırıp çocuğa işaret etti, “Gelsene içeriye.”

Çocuk hipnoz olmuşçasına gözlerini adamdan ayıramıyordu. Bu da kimdi böyle? Birdenbire nereden çıkmıştı?
En mühimi de bu evi, bu unutulmuş evi, nereden bulmuştu? Konuşmak için ağzını açtı lakin dili tutulmuşçasına sözcükler birleşmiyor, sanki inadına saklanıyorlardı. Adam arî bir tavırlı çocuğa tekrar işaret etti.

Çocuğun bacakları bir anda çözüldü ve çocuk, odanın içine doğru bir iki adım atabildi.  Kalbi, hipodromda canı pahasına koşan at misali hızlı hızlı atıyordu. Adama daha da yaklaşırken bir elini göğsüne koydu.
Çocuk, adama doğru ilerlerken adam, onu rahatlatmak istercesine gözlerinin su mavisi harelerine ulaşan sıcacık bir gülüşle çocuğun yüreğine su serpmeye çalıştı.

“Korkma, küçüğüm.” Diye devam etti adam gülümseyerek. “Gel yanıma.”
“Be-ben,” korkuyla kekeledi çocuk. Birden aklına döktüğü süt geldi! Aç, ona muhtaç halde bekleyen yavru kedileri de anımsadı! Karşısında alenen duran bu adam kimdi de ona kedileri unutturmuştu? Neredeydi, az evvel hissettiği vicdan azabı? Gaybten gelmişçesine karşısında var olan bu adam neden kendisine gülümsüyordu?

Korkudan buzlaşmış zincirlerini kırarak adamın yanına ulaştı, çocuk. Acezedenmişçesine, adamın ona işaret ettiği mindere çömeldi. Adam, ona bakmaya devam edince çekinerek minderin kenarına ilişti. Adam da sessiz adımlarla yanına gelip çocuğa dönerek minderin diğer ucuna oturdu.

“Korkma, küçüğüm,” diye yeniledi, beyaz dişlerini göstererek. “Sana zarar vermeyeceğim,” Sakinleşemedi çocuk. Lakin, yaprak gibi titriyor olmasına ragmen, adamın yanında oturuşu; ateşler içine atılan İbrahim’in(as) kuşkusuz teslimiyeti gibiydi.

“Ked-kediler…” diye fısıldadı, çocuk. Adam, derinden gelen alçak bir kahkaha attı. “Kediler… Ah, kediler! Sen, onlar için mi geldin?”

Çocuk, bir şey söylemekten korkarcasına başını salladı. Gözleri irice açılmıştı ve adamın üstünden ayrılmıyordu. Adam, az evvelki şangırtıyı anımsadı. Yüzüne hakim olan tebessümle, “Onları mı besleyecektin?” diye sordu. Çocuk, başını sallayarak dudaklarını ıslattı. “Evet,” Aklına döktüğü süt geldi. Dudakları titremeye başladı. “Ama, süt döküldü,” diye fısıldadı vicdan azabını yavaş yavaş yeniden benliğinde hissederken. Az sonra, tüm bedenini esir alacaktı.

“Üzülme,” dedi adam, karanlığın içinden fısıldıyormuşçasına. “Sen de onları seversin, olmaz mı? Kedilerin en çok sevdikleri, kendilerine şefkat gösterilmesidir. Boynunun altında ince ince okşarsın, ha?”

Çocuk, gerginliğini de yavaş yavaş atarken yutkundu. “Ama… Ama onlar aç mı kalacak?”

Adam tebessümle ayağa kalktı, elini çocuğa uzatarak “Haydi küçüğüm, gidip kedilere bakalım!” dedi kendinden emin bir sesle. Çocuk, tereddütle adamın eline baktı. Annesi, kızacaktı! Şüphesiz, kızacaktı!

Küçük bedenini aniden vuran, sarsan bir hisle ayağa kalktı ama adamın elini tutmadı. Başını, sessizce salladı. Adam boşta duran elini çekerek ilerledi.

Adam önde, çocuk arkada evin içinde ilerlerken bir kedi miyavlaması duyuldu. Çocuk, koşarak adamın önüne geçti ve sesin geldiği tarafa ilerledi. Kediler, görüş alanına girdiğinde kendi kendisine gülümseyerek ilerleyip kedilerin yanlarına çömeldi. Adam da birkaç saniye sonra çocuğun yanına gelerek yerde duran, bacaklarına sırnaşan bembeyaz, kar topu gibi bir kediyi kucağına aldı. Kedinin boynunu severken kendisine merakla bakan çocuğa seslendi. “Bak, gördün mü? Nasıl da hoşuna gidiyor?” Kediyi işaret etti.
“Annesi yok galiba…” diye mırıldandı çocuk, etrafına bakarken. “Dün, buradaydı ama. Görmüştüm!” dedi heyecanla. Adam başını salladı, “Belki de annesi, gitmiştir.”

Çocuk itiraz edercesine başını salladı. “Hayır! Anneler, gitmez; onlar çocuklarını bırakmazlar.”
Adamın yüzüne acı bir tebessüm hakim oldu. Yaşanmışlığın kırıntıları, yüzünde gizliydi. “Belki de benim annem gibi, onun annesi de çok uzaklara gitmiştir.”
“Sen kimsin?” diye sordu çocuk merakla. “Annen, nereye gitti?” Korkusundan bir kırıntı dahi kalmamıştı.
Adam, çocuğun merakı üzerine “Ben kim miyim?” diye fısıldadı elindeki kediyi yere bırakırken. Pencereye doğru ilerledi. Kar taneleri, yavaş yavaş göğü terk ediyordu. “Ben, bu dünyadan geçen bir insanım. Sıradan bir insan,” Derin bir nefes aldı, “Annem, çok uzaklara gitti; küçüğüm. Çok uzaklara.”

Çocuk kafası karışmış bir halde adamın yanına yaklaştı. Parmak uçlarında yükselerek mavi gözlerini, pervaza çevirdi. Dışarısını görmeye çalışıyordu.

Dışarısı, bembeyazdı. Kar, halâ pes etmemişçesine yeryüzünü kaplamaya devam ediyordu.

Güvercin gerdanının yeryüzüne dokunuşuydu, kar. Öylesine içten, öylesine sessiz... Şelaleden oluk oluk akan suya, ürkek bir kelebek gibi buz tutturuyordu. İnsan yüreği… Cansız bir bedenin yansımasıymışçasına soğuktu. Çok soğuk.

Çocuk, mavi gözlerini pervazdaki güvercine çevirir çevirmez soğukta kıyıyı döven bir dalga gibi kanatlandı güvercin, arş-ı a’lâya uçuverdi. Âfetin alâmetiydi.


**


Ve çocuk, nefes nefese gözlerini açtı. Kalbi, göğüs kafesinden çıkmak istiyormuşçasına hızlı hızlı atıyor, benliğine de sığmıyordu. Bir şeyler görmüştü, sahi ne görmüştü rüyasında? Küçücük bedenine ağır gelen ne görmüş olabilirdi?  

Hatırlayamıyordu.

Acı dolu bir rüyaydı lakin kötü bir şey gördüğünü de… Sanmıyordu. Rüya mıydı onu da bilmiyordu ama azaları sızlıyor, küçük bedenine iğne saplanıyormuş gibi hissediyordu. Üstündeki yorganı kaldırıp yatağın üzerinde doğrularak bacaklarını kendisine doğru çekti. Kollarını bacaklarının etrafına dolarken gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve rüyasını anımsamaya çalıştı. Sessizlik içinde geçen birkaç dakikanın ardından aceleyle gözlerini açtı. Uyandığında yanında kimse yoktu! Annesi, yanında değildi! Annesi, neredeydi?!

Sahi o, buraya ne zaman gelmişti ki? En son…

En son, annesinin; saçlarını okşayışını hatırlıyordu! Hatta… Hatta istiyorsa bir masal anlatabileceğini söylemişti annesi. Israrla istemediğini, reddedişini anımsadı! Annesinin ona seni seviyorum diyişini anımsadı.
Ona söyleyememişti, gözünden düşen bir damla yaşı gördüğünü. Minik yüreğine bir damla yaş azapken boğazı düğümlenir de gözleri dolarken nasıl söyleyebilirdi?

Sahi, neredeydi annesi? Neredeydi en değerlisi?

Minik bedenini, yataktan kaldırırken yatağın ucuna iliştirilmiş eski ceketi aldı ve üzerine geçiriverdi. Merakla, odanın kapısına ilerledi. Elini kapı kulpuna attığında içeriden kadın sesleri yükseldi.

Birisi mi ağlıyordu?

İçi korkuyla dolarken endişe, gözlerine ulaşmıştı. Birkaç saniye hareketsiz kaldı, nefes bile almaya korkuyordu. Rüyası geldi aklına hemen, kötü bir şey olacağının alameti miydi yoksa?
“Allah’ım,” diye mırıldandı titreyen sesiyle. “Allah’ım, sen yard-”

“Aaaahh! Ahh!” Bir anda çığlıklar yükseldi! Çocuğun gözleri doldu. Bir şey olmuştu! Çok kötü bir şey olmuştu! Çığlıklar peşisıra artarken kulaklarını tıkamak istedi ama bunu yapmak yerine kulbu çevirdi ve odadan çıktı.

Bir sürü kadın vardı. Odadaki tek kanepenin yanında duran kişi, babası mıydı; seçemiyordu. Yok yok, babasıydı! Ne işi vardı babasının orada? Bu kadınlar neden ağlıyordu? Halası mıydı sobanın köşesine ilişen?
Kanepenin yanında teyzesi de vardı sanki. Annesi, neredeydi?

Birkaç kadın ayağa kalkıp hızlıca odadan çıktı. Odanın bir nebze olsun ferahlamasıyla kanepeye doğru ilerledi çocuk. Kanepede yatan kimdi, göremiyordu. Babası, niçin kanepenin üzerine doğru eğilmişti? Annesi, neredeydi?

“Baba,”dedi yüksek sesle. “Baba!” Babasının göğsü sarsılmaya başladı, görebiliyordu. Neden ona, cevap vermiyordu? Halbuki… Halbuki para da istememişti, kızdırmamıştı onu. Neden böyle davranıyordu?
Kanepeye doğru birkaç adım attı. Duraksayıp teyzesine çevirdi bakışlarını.

“Teyze?” diye seslendi sorarcasına. Onun da göğsü aralıklarla sarsılıyordu. Annesi, neredeydi?
“Teyze...” dedi bu sefer yılmış gibi, cevap alamayacağını bile bile. Pes etmişçesine kanepeye doğru yürüdü. Anlamıyordu, neler oluyordu. Kanepede yatan kim-

Yerinde donakaldı çocuk. Nefes almayı kesti. Kalbi hareket etmeden çalışmaya başladı. Başı öylesine ağrımaya başladı ki, şiddetten öleceğini sandı.

Mosmor olmuş dudakları gördü. Sonra, bembeyaz olmuş yüzü gördü. Kopyasını aldığı çukurlar yoktu, o yüzde! Yoktu, annesinin her zaman gülümseyen çehresi. Öylece bakakalmıştı işte! “Anne,” diye fısıldadı idrak edemeden. “Anne niye uyuyorsun?!” Kanepenin yanına ilişti. Konuşurken onu kırma ihtimalinden bile korkuyordu. “Anne, uyan!”

“Anne, niye uyanmıyorsun?”
“…”
“Anne! Anne!” diye bağırdı en sonunda annesinin buz kesmiş cansız ellerini eline alıp. “Anne,” diye fısıldadı. O kadar korkuyordu ki korkudan kendi elleri de buz gibi olmuştu. Sanki bahir kurumuş, çorak bir toprak kadar yalnız, huysuz ve hissiz olmasına ramak kalmıştı. Niçin, uyanmıyordu?

Neden birdenbire vahada yolunu kaybeden bahtsız, âba muhtaç bir bedevi gibi hissediyordu? Öylesine çaresiz, öylesine aciz…

“Oğlum,” diyerek ayağa kalktı teyzesi. Yanına gelip omuzlarını tuttu. Burnunu çekiyor, elindeki peçeteyi sürekli burnuna götürüyordu. Burnu, defalarca kez silmekten olacak ki kızarmıştı. Gözlerinden birkaç damla yaş dökülürken “Oğlum,” diye fısıldadı anaç bir edayla. Bu, ufak çocuk ona ablasından emanetti, kuşkusuz.
Bu küçük çocuğun, dünyada yapayalnız kalması adil miydi? Yahut, nasıl üstesinden gelecekti?

Bir insan, annesi öldüğünde kimsesiz oluyordu. Sudan acımasızca çıkarılan balığın çırpınışları gibi, nasıl karşı koyacaktı dünyaya?

“Oğlum,” diye tekrarladı içi ürpererek. Çocuğun omuzlarına sarıldı. “Annen-”

Lafı kesildi, dışarıda büyük bir gürültü koptu. Ve ardından bağırışlar geldi.

Duyuyordu çocuk da kadın da. Her bir kelimeyi, tek tek duyuyordu.

“Öldü mü? Kızım, öldü mü? Kızım! Aman Allah’ım.”
“Kızım!”
“..”   Arkadan gelen “Amca, amca! Amca sakin ol!” bağırışları ile avare bir sersemmişçesine kaşlarını çattı, çocuk. Kalın, boğucu sesin sahibi dedesiydi. Kızım öldü mü?
Birkaç saniye sonra cümle beyninde hece hece, harf harf yankılanırken “Anne,” diye çığlık attı. Ve teyzesinin, omzundaki ellerinden hışımla kurtularak odadan koşarak çıktı.

Bahçe, insan seline dönmüştü, insanlar öbek öbek ayrılmış; kimisi ağlıyor kimisi dua ediyordu.
Bir yerden de dua sesleri yükseliyordu, arşa. Dedesini gördü, yanındaki insanları; suretine ince ince işlenmiş acıyı, bir şey yapamamanın aczini…

Ve koşmaya devam etti dışarıya doğru. Annesinin dudakları, mosmordu. Annesinin bedeni soğuktu, cansızdı.

Cansız. Soğuk.

Bu kelime, her şeyin sonuymuşçasına asılı kaldı alemde. Ufukta beliren güneşin hüzmeleri bile dindiremiyordu bir ölü bedeninin can yakıcı soğukluğunu. Ama o, nereden bilsindi ölümü. Nasıl düşünsündü ki ebedi yolculuğun bu denli acıtıcı da olabileceğini?

Bir fırtına kopup gitti yüreğini kasıp kavurarak. O gün, bir ölü kadar sessiz ve durgun olan çarşaf deniz kıyıya birbiriyle yarışırcasına sertçe vuran dalgalarla hareketlendi. Bir kuş sürüsü, çığlık çığlığa özgürlüğe kanat çırptı. Bir bebek, kahkahalarla gülerken bir anda ağlamaya başladı. Gökyüzünü aydınlatan binlerce yıldız birer birer kaydı. Bir kadın ağıdı duyuldu. Alevler, usul usul esen yele karıştı. Birisi, çok yakından birisi elini dizine vura vura ağlıyordu. İç parçalayan ses, gökyüzünü delercesine semaya yükseldi. Kadının çığlığı anımsatan hıçkırıkları, insan yüreğine oklar saplıyor; azalarının en derininde bile hissediliyordu.
Nefes nefese kalmış bir halde duraksadı, başını semaya kaldırdı; derin bir nefes çekti içine.

Neydi sahi, ölüm dedikleri şey? Bir cisim miydi yahut bir insan mı? Nefes alabiliyor muydu, o da yemek yiyebiliyor mu; konuşabiliyor muydu? Yoksa o da gülümseyebiliyor muydu annesi gibi? Herkesi mutlu etmeye çalışıyor, bir anda sürprizler yaparak onları mutlu mu ediyordu? Öylese niçin en sevdiğini ondan almıştı? Niçin sevgiye en muhtaç olduğu anda annesi ölüme kanmıştı? Yoksa en hüzünlü ayrılık mıydı, ölüm? Niçinler beyninde birikmeye başladığında çocuk, yeniden koşmaya başladı. Süratla koşarken ağaçlar bulanıklaşıyor, sokaklardan yükselen kahkaha sesleri ile endişeli şöforlerin tahammül edemezmişçesine bastıkları kornalardan yükselen sesler birbirlerine karışıyor: büyük bir hengame oluşturuyorlardı. İlk gözyaşı tanesi bir yel gibi yanaklarına damladı. Damlalar, güldüğünde varlığını belli eden gamzelere ulaştığında çocuk hıçkırmaya başladı.Öyle içten bir sesle ağlıyordu ki yanından rüzgar gibi geçtiği insanlar, başlarını yerden kaldırıp uzunca onun arkasından bakıyorlardı.

Asırlık çınar ağacının yanına ulaştığında adımlarını yavaşlattı, kısa bir süre ahesta adımlar atıp durdu çocuk. Hemen, çakıl taşlarının çevrelediği ağacın kuytusuna ilişti. Kollarını ağacın büyük, kahverengi gövdesine doladı, ayağının ucuyla kuvvetli esen bir rüzgarla muhtemel yere düşmüş yuvarlakça fakat sivri ve dişli olan sararmış yaprakları eşelemeye başladı. Gözleri akmamış yaşlarla doluydu onca gözyaşına rağmen, yanaklarıysa ıpıslaktı ama o bunu önemsiyormuş gibi gözükmüyordu. Bir ara kolunu kaldırıp olabildiğince hızlı bir şekilde yüzünü sildi. Tam o esnada, cennet gibi bir koku yayıldı sokağa. Çocuğa nispet yaparcasına çınarın etrafında dolandı durdu.

“Oğlum,” diyen cennet kokulu bir ses çalındı kulağına. Oturduğu yerden hışımla kalkmaya çalıştı ama nafileydi. Farkında bile olamadan baştan sona çamura batmıştı. Titremeye başlayan dudaklarına, esaretten kurtulmaya çalışan gözyaşları da eklendi. Kısacık göz kırpış mesafesinde her biri tane tane süzülerek gamzelerinin üzerinde vuku buldu.

“Anne,” diye fısıldadı, mavi ceketinin kollarını kendine çekerek. Bir kez daha yüzünü sildi. “Anne,” diye söylendi ardından. “Gitme, n’olur…” Çatlamış çatalaşmış sesi, küçük yüreğine ağır gelen acının alametini taşıyordu. Titrek bir sesle yalvardı, “Anne, anneciğim…”
“Anneciğim n’olur gitme…” Kanadından vurulmuş bir güvercinin son arzusuydu belki de. Yolunu şaşırmış amâ misali, ne söyleceğini; ne yapacağını; nereye gidebileceğini bilmiyordu!
“Anneciğim,” diye fısıldadı son bir gayretle. “Seni çok özledim,” Asırlık, heybetli çınarın altında, küçük dünyası karanlığa boğulmadan önce tek söylediği, buydu.
Gerisi, kocaman; dehşet verici; korku dolu; kimsesiz bir boşluktu.


*



Güneş, ahvale kayıtsız kalamayıp göğe ahmerle bal renginin karışımı bir güzellik saçmıştı. Hava, yazın geldiğini fısıldarcasına sıcacıktı. Ihlamur ağacının gölgesi, ağacın kovuğuna ilişmiş çocuğun minik bedenini korumak istercesine heybetle yükseliyordu. Ağacın hemen arkasındaki iki katlı, ahşap evin kapısı bir anda yükselen gıcırtıyla açıldı.

Kumral, uzun boylu genç bir kadın; elindeki küçük, mavi pikeyle dışarıya çıktı. Ela gözleri, kış bahçesi olarak tasarladıkları küçük verandada dikkatlice dolandı. Aradığını bulamayınca adımlarını, bahçenin dışına yönlendirdi. Adımları, minik oğlunu nerede bulacağını biliyormuşçasına kendinden emindi. Haşmetli ıhlamur ağacına yaklaşırken gardenyaların etraftan burnuna doğru süzülen mis kokusunu içine çekiyordu. Telli duvaklı bir gelinmişçesine ağaçların çevrelerinde vuku bulan bembeyaz gardenyalar, nasıl da gururla dimdik duruyorlardı öyle! Utangaç bir tebessüm, dudaklarının ucuna yerleşti. Ağacın gölgesinde yatan oğlunu görünce, tebessümü dudaklarında asılı kaldı; oğlunun yanına gidip pikeyi yerde uzanan bedeninin üzerine koydu.

Genç kadın, içinde hissettiği a’zamî sevgiyle elini oğlunun saçlarına attı ve saçlarını okşamaya başladı.

Nasıl da huzurlu uyuyordu! Melekleri kıskandıracak güzellikte ve saflıkta olan oğlunu bazen içine sokası geliyor, ona zarar geleceği endişesiyle içi kavuruluyordu.

Anlaşılan, babasının anlattığı hikaye onu yormuştu. Kim üzülmezdi ki bir çocuğun annesini kaybedişine? Yaşı ne olursa olsun; anne, bir çocuk için ahd gibiydi; unutulmaz, vazgeçilmez.
Lakin… Herkes, aynı şartlarda büyümüyordu. Büyük imtihanlarla sınanıyor, hayatta kalanlar mükâfatlandırılıyordu.

Öyle ya, dünyanın binbir türlü ahvali vardı ve her biri de kaderi bilip hücrelerinin her demine dek amenna diyordu. Her şey, Allah’tandı; bela da aşk da sevinç de hüzün de.

Eşinin, ona hayatını anlatışını; küçükken tevafuk misali gördüğü rüyasını; annesini kaybedişini anlattığı günü ve ona söylediklerini bir bir hatırlıyordu.

“Dünya, bir han,” diye başlamıştı söze, eşi elindeki fincanı masaya bırakırken. Boğazını temizledi, uzun bir konuşma olacakmış gibi. Dünya, ahirete varan bir serencam. İnce ince, ilmek ilmek işlenen bir akabe. Sınayan, eleyen bir arasât. Arbedeye gizlenmiş a’raf, dünya. Sezai Karakoç’un söylediği gibi; “Kaderin üstünde bir kader var,” Halbuki dünya, kaderin üstündeki kaderle sarsılan, çevrelenen küçük bir yer. Sen ne kadar çok seversen sev, ne kadar özlersen özle, ne kadar çok ağlarsan ağla; her şey, kaderin üstündeki mutlak kaderde saklı. Acı da özlem de sevgi de… O gün de böyleydi. Yaşanacak acının, akıtılacak gözyaşının sırrı; semanın da üstündeydi…”




11 Temmuz 2015 Cumartesi

LÂ TAHZEN

 Ve inanç, tüm insanlığı kurtarabilirdi; değil mi?


Şıp, diye bir damla su iniyor semadan yeryüzünün kasvetli atmosferinin kucağının tam ortasına. Esamesi dahi okunmayan bir saatin yelkovanı bir milim daha hareket ediyor. Oysa, yelkovanın aksine saliseler yelesini şahlandıran bir cenk atı misali rüzgar gibi bir hızla birbirlerini kovalıyor küçük, oval camın içerisinde. İnsan, semanın saflığına kanıp da yeryüzünü mü mesken edinmişti, inanın genç kız da bilmiyordu bu sualin yanıtını. Ne vardı ki, yanıtsız soruların oluşturduğu yığına baktıkça kız; gülümsemekten kendini alamıyordu. Öyle ya; bir ahit yoktu küçücük bir organın ebediyete kadar atacağına dair, dünya denilen acımasızlığın da vuku bulduğu bedestenden kimler geçmişti de tarih olup karışmışlardı kaderin sırrına. Ademoğlu, âbın ıssızlığını sineye çekip de yeryüzünün şuh bir edayla göz kırpışına mı teslim etmişti benliğini, ahiretini? Bilemiyordu genç kız da. Aslına bakarsanız, Adem’le Havva’dan geldiğine gözü kapalı emin oluşu kadar çok iyi biliyordu bilmesine de bilmemesi gerektiğinin bilincinde bir kızdı. Ademoğlu, ona sunulan altın tepsiyi kendisinden her fırsatta uzaklaştırmaya çalışırken yere düşürüp tuz buz ediyor ardından ise pişkin bir sırıtışla arkasını dönüp uzaklaşıyordu. Genç kızın, henüz bu sabah karşılaştığı içler acısı duruma şahit oluşu da elbet sebepsiz değildi. Fıtratında yer edinen bir tutam şeytani hissin, yaşlı ve kimsesiz bir insanı açlığa tutsak ederek sefil bir yaşama lâyık görecek kadar vicdansız olması; umulmadıktı ve doğruyu söylemek gerekirse bilhassa da vahimdi. Oysa, genç kız okuduğu kitabın ardından tevafuki biçimde yaşlı bir insanın dilsiz iniltisini, harekesiz bedduasını işitmişti. Semada, zulmün dalda dalga yankılanacağını bildiği halde insanoğlu, tekrar ediyordu hatasını ebediyete dek. Şeytani varlığın, insan olsun; haset olsun; vicdansızlık olsun; menfaat olsun; hırs olsun; nefret olsun, ona sunduğu ateşten gömleği, yüzüne yerleştirdiği sinsi bir ifadeyle sırtlanıyor; dünya denilen fakat aslı bir zindandan farksız olmayan garip aşiyanı gri renge boyamaya kaldığı yerden devam ediyordu; -ah bir fark edebilseydi de içmeseydi sefa içerisinde- ne denli yıkıcı; yakıcı tatta olan ba’desini yudumlarken.

Avuçiçlerini semaya kaldırırken gözü yaşlı “Merhametinle muamele eyle, ya Rab,” diyen insanoğlunun aksine merhametsizliğiyle böbürlenen teslimiyetten azade ruhların hasede bürünen gözleri, evreni kasıp kavura da bilirdi. Genç kız, hasedin kıvılcımlarının çaktığı gözlere bakarken, “Şahid ol, ya Rab,” diyordu gözünden bir damla kayıp gamzesinin engeline takılırken. Çünkü, onlar her yerdeydi! Gözünü ne zaman kapatsa; hapsolduğu siyah tuvalin üzerinde belirmeye amade gözlerin esareti altında prangalara vuruluyordu. Haset, öyle bir yangındı ki insanın yüreğini sıkıntıdan eziyor da eziyor; küçültebildiği kadar küçültüyordu şu küçücük gezegende. Kül oluyordu, insana dair olan her şey. İnsanlığın tek bir kırıntısı dahi kalmıyor, inancı da beraberinde sürüklüyordu. En kör bıçaklar, bileniyor; en vurucu kelimeler, diziliyordu boğazlara birer birer. Okunulmaması gerekenler, okunuyor; huzur hiç varolmamışçasına ateşe veriliyordu aslında bir kelebeğin ömründen fazla da uzun olmayan insan hayatında. Genç kız, bu fikri pek tasvip etmese de belki de zindan ediliyordu güzel günler. Akıp giden suyun, baharda açan limon çiçeklerinin mis kokusunun, gülüp eğlenilebilecek gençlik yıllarının güzelliğinin ve eşsizliğinin ve sonluluğunun bilincine varamıyordu, dünya derdine düşmesi gerekirken bencilliğinde ve hasedinde boğulan insanoğlu. İnanç, darbe üstüne darbe alıyordu önlenemezcesine.
“Üstelik...Üstelik tüm bunlara sebebiyet veren, şeytan değil mi?” diyordu genç kız da.
Ölse de kurtulsam cümlesinin verdiği şaşkın isyankârlığın nedeni de şeytan değil miydi? Amansız bir hastalıkla boğuşuyordu insanoğlu kıyamete değin. İnsanın hem kendi içinde bitmek bilmeyen bir savaş vardı hem de adımını attığı her bir zeminin üzerinde. Nasıl bir dehşetti ki yeryüzünün helakını önleyebilen ebedi insanların ayakizlerinin silinmeye başladığı toprakların hemen üstünde yaşanıyordu savaş.

Aslında, düzenek oldukça basitti lâkin insan anlayabileceği kadarını idrak edebiliyor ve bir diğerine asla benzemiyordu. Düzen, ezelden ebede değişmeyecekti; yıllar, birbirlerini adeta kovalıyordu sularla çevrelenmiş küçük, toprak yapının üzerindeki bulutların gölgesinde. İnsanoğlu, şeytanın cennetten kovuluşundan beri ihanet ediyordu, Yaratan’ın tek bir dokunuşuyla darma duman edebileceği aciz kainata. Ama değil miydi ki dünyada şeytan vardı var olmasına; Melek’in varlığı da nedensiz değildi! Bir yetimin, bir annenin, bir mazlumun gözündeki gözyaşının yanaklarına, gamzelerine ulaşıp yeryüzünü ateşe verdiği an; bir ayetin emsalsiz sıcaklığıyla kavruluyordu insan yüreği.

“Lâ Tahzen! İnnallahe meane!” (Tevbe-40)

Değil miydi ki bir zalim olacağına bin mazlum olan Müslüman’ın kuşkusuz teslimiyetinin sebebi, inanç? Ve inanç, tüm insanlığı kurtarabilirdi; değil mi?
Genç kız da ben de titrek bir nefesin ardından işitilecek sese kulak kesildik. Bir “ah” duyuldu, göğün güneyinden. Sahi, kime göre güneydi? Belki de kuzeyinden yükselmişti! Hayır, hayır...


Bütün sema, “ah”lara esir düşmüş; ebediyete dek sürecek sessiz bir tutsaklığın arefesine delalet olan yakarışın kapısını açmıştı. Ama... Ama Allah mazlumun ahını, hesapsız bırakacak değildi. Şüphesiz, O; en adil olandı!


6 Temmuz 2015 Pazartesi

Gün Batımı

Günün her anı ayrı bir anlam yüklüdür eğer güzelliklerle ve mutluluklarla doldurabilirseniz.Özellikle gün batımları ayrı bir heyecan uyandırır bende.Sıcak ve yorucu bir günün ardından güneş kısa bir süreliğine mola verir.Ama birden değil parça parça, yavaş yavaş.İşte güneşin bu toparlanma süresi benim için etrafı seyretmem ve hayallere dalmam için mükemmel bir zamandır.Geçmiş, an ve gelecek bir potada erir.Hızlı bir hayat muhasebesi:neler yaptım neler yapamadım neler yapacağım...Bunları düşünmek için en güzel zamandır gün batımı çünkü her fani şeyin sonu olduğu gibi bize verilen ömür sermayeside bir gün son bulacak, aynı güneşin doğması bir müddet en tepede hükümran olması ve yavaş yavaş kaçınılmaz sona doğru ilerlemesi gibi.Bu muhasebenin en güzel yeri ise yaşadığın mutlulukların ve sevinçlerin tekrar aklına gelmesi ve içten bir gülümse ile o anları yeniden yaşaman.Hayatın bitmez tükenmez bilmeyen koşuşturmacasında insan bazen farkına varamayabiliyor zamanın nasıl geçtiğinin, yaşın ilerlediğinin, yılların süratle geçip gittiğinin.Tarihin bu hızlı akışında ise gün batımı sorgulamak ve tefekkür etmek için çok güzel bir vakittir. Özellikle İstanbul'da bunun için çok güzel fırsatlar vardır.Tramvayda tarihin içinden geçerken ya da Fatih'te sultanahmet'ten Ayasofya'ya yürüyerek.Üsküdar'dan kız kulesine ya da Beykoz'a; ormanın ve doğal yaşamın içine doğru.Bu liste uzatılabilir. Velhasılı kelam dünya meşgalesinden sıkıntılardan kederlerden acılardan hüzünlerden bir kaçıştır gün batımları.Ya da eski günleri olayları yad etmek ve bir parça huzur bulmak için bir yüce dosttur gün batımları.

26 Haziran 2015 Cuma

AİLE


Karanlığa açtım bu gün gözlerimi..
Üstelik alarmsız ve biri kaldırmadan uzun süredir bu kadar erken kalkmıştım. Niye uyandığımı düşünmeden doğruldum yatağımda. Terliğimi sağ ayağımla yoklayıp buldum. Sendeleyerek banyoya giderken kendiliğimden niye uyandığımı düşündüm. Erken de uyumamıştım, alarmın çalmasına daha çok vardı. Abdest almak için sıcak suyun akmasını beklerken -aynada kendime bakar bir şekilde- aklıma seneler öncesinden bir sabah geldi. Yine o zaman da böyle zamansız kalkmıştım kendiliğimden. O uyanışımda korkudan kalkamamıştım yatağımdan hatta sadece gözlerim yorganın üstündeydi. 12 yaşımdaki o korku hala aklıma geliyor gülerek. Yan yatağımda yatan, belki yetimhanenin en yetim çocuğu, Ahmet Kemal'e seslendim. Beni duyduğu yoktu, iyice korkmuştum. Daha küçükken temizliğimizi yapan bir teyze vardı ondan duyduğum dualardan aklımda kalan birkaç kelimeyi tekrarlayıp durdum. Sadece bir kaç kelime... Korkum duayla azalmıştı, rahatlığımı hissedince tekrar uyumak için gözlerimi kapadım. Ama uyuyamadım, tekrar korktum. Bu sefer Ahmet Kemal'e geçenkinden daha yüksek fısıltıyla seslendim. Ahmet Kemal her zaman diğer çocuklara okuduğu meydanı bu sefer karanlığa okudu.Uyku tutmadı, korkuyorum dedim. Biraz sitemle olsa da kalkıp yanıma geldi. Yetimhanenin en yetim çocuğu benim tek dostumdu, onun da tek dostu ben. Ondan sonra en yetim bendim sanırım. Biz hep yalnız kalırdık ama birbirimizi de çok az bulurduk. Son zamanlarında yani yetimhaneden kaçmadan önce daha samimi olmuştuk. Samimiyetimize rağmen kaçacağını söylememişti bana. Belki bu sessizliğinden samimi olmuştuk onla. O yüzden çok da kızmadım haber vermedi diye. Bir daha da hiç görmedim onu. Tek dostumu da yitirmiştim.
O gece yanıma geldiğinden "korkacak ne var kimden neyden korkuyorsun baksana herkes uyuyor neyden korkuyorsun ?" dedi. Söylediklerini düşünürken uyuyakalmıştım. Sabah kalktığımda sanki hala düşünmeye devam ediyordum. Çünkü bana ters gelen anlayamadığım bir nokta vardı. Sanki korkmak için herşey tamamdı da sadece o anlayamadığım, ters gelen şey vardı. Bunu düşünmek korkumu unutturmuştu, uyumuştum. "Korkacak ne var" deyişi... En çok bunu düşünmüştüm. Bir süre sonra bu konuşmayı düşünmekten korkmaz oldum karanlıktan, sessizlikten, geceden, kimsesizlikten...
Hatta kimsesizliğimi o zaman düşündüm ilk olarak. Kimsesizlik ve zıttı, kimsesizliğin zıttı ne? Kalabalık mı, herkeslilik mi, aile mi? Zıttıyla çelişen kendisiyle barışık bir haldeydim ama ne zıttını gördüm ne de kendisini düşündüm bu güne kadar. Kalabalığı düşündüm ilk zamanlar kalabalık ne diye. Etrafıma bir baktım tam ortasındayım kalabalığın. Herkesliliği düşündüm, herkesle değilim ama herkesle olabilirim. Bu benim elimde.
Aile konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ne örnek birisi ne aile sahibi bir çocuk ne de aileyi anlatan biri, hiçbiri yoktu. Sadece yurt müdüresi, asıl ismini hala bilmediğim, bir defa "bir ailen olsun ister misin?" diye sormuştu. Anlamını bilmediğimin bile farkında olmadan "olsun" demiştim. Bu kadardı ,aile ile ilgili fikrim  ve zikrim bu kadardı. Aile kavramı ve aile olgusu bu soruyla, bu soruya kadar vardı bende. Daha 12 yaşımı bitirmeden kasım sonlarına doğru müdüre beni odasına çağırmıştı. Müdüriyete girdiğimde yerdeki koyu yeşil halı dikkatimi çekti ya da bilmiyorum bakacak başka taraf bulamadığımdan yeşil halıya bakmıştım uzun süre. Müdürenin karşısında oturan iki kadın ve ayakta bir erkek vardı. Ben içeri girince hepsinin yüzü gülmüştü, yolcusunu bekleyen biri gibilerdi."İşte Hayri" dedi müdüre. Beni anlattı onlara, çok gizemli olduğumu diğer çocuklardan daha zeki ve düzenli olduğumu söyledi. Yeşil halının desenlerini incelerken bunları düşündüm. Nereden biliyordu gizemli ve zeki olduğumu, düzenli oluşumdan benim bile haberim yoktu. Bu söylenenler benim yanımda söylenenlerdi, kim bilir ben yokken neler söylendi. Konuşması bittikten sonra ayakta duran adam -bir süre sonra baba diyeceğim- masadan iki sandalye alıp kadınların yanına yerleştirdi. Benden yerimden kalkıp sandalyeye oturmamı istedi. Çok kibarca kalktım koltuğumdan, sandalyeye giderken kızıl saçlı kadının gamzelerine bakakaldım. Sonra utanıp tekrar kafamı eğdim aşağı. Utandığımı anlayan müdüre "Hayriciğim kaldır artık kafanı. Bu insanlar artık senin ailen. Onları tanımaya sevmeye çalış.". Tanımak neyse de sevmek çalışmayla olur mu, bilemedim. Onu düşünedurdum o vakit.
Bir kaç dakika sonra kapıyı birisi çaldı ve girdi. Gireni tanımıyordum. Elinde büyük iki bavul "Hayri'nin eşyaları toplandı müdürüm, kitaplarını ve eski oyuncaklarını da koyduk bavula" dedi. Eski oyuncaklar demesi beni üzmüştü. Eskimeyen oyuncaktı onlar.Ben neler olduğunu yeni anlamaya başladım. Görüyordum duyuyordum ama anlamıyordum. Bakmakla görmek arasında ki fark gibi.Anlayınca ilk sorum hatta ağzımdan çıkan ilk kelime onları çok hüzünlendirmişti. "Benim bir ailem mi olacak şimdi?". Kızıl saçlı kadın duygulandı, sanırım ağladı biraz. O kızıl saçlı kadın da annem olacakmış, anne diyecekmişim ona, öyle söylediler çıkarken. Ama anne olur mu, anne olunur mu bilemedim o zaman, düşünemedim bunu. "Anne" dedim.
Eve gittikten iki gün sonra anne dedim ona, kadın yani annem ağlamaya başladı. Sarıldı sıkı sıkı, hala ağlıyordu.Ailem olmuştu artık bir annem vardı bir babam. Bendeki o anlayamadığım korkunun, "korkacak ne var" sorusuna cevabım artık vardı.
İlk defa 12 yaşımda anne dedim. Buna rağmen zorluk çekmedim. Annem de çekmedi. İnsan yaradılışında varmış demekki bu.
Özel bir okula başladım ve ilk defa babam beni okula bıraktı. Cebime kantinde harcamam için okulda yemekhanemiz olmasına rağmen kantinde harcamam için para verdi. İlk sürpriz 12 yaşımda yapıldı, ilk yaş günüm bu yaşımda kutlandı, iyi ve kötüyü ilk defa bu yaşımda öğütlediler annem ve babam. Akraba ziyaretini, akrabanın ne olduğunu ilk defa bu yaşımda öğrendim.
12 yaşımda başlayan bu yenilik hatta başlayan bu devrim 20. yılında bu sabah vaktinde ayna karşısındaki seyahatimde aklıma geldi. O günden bu güne onlardan kalan arkalarında bıraktıkları bir eser ben varım. Onlar da kalmadı annem ve babam, onlar da kalmadı.Onları kaybetmek bağımlı bir insanın bağımlılığından vazgeçmesi gibi oldu bana. Bana bıraktıkları, taşımaktan gurur duyduğum soyadı ve dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağım aile olgusu oldu.Küçükken gittiğimiz akrabaları hala aynı heyecanla ziyaret ediyorum. Annemi babamı hatırlatıyorlar onlar bana.
O yaşımda başlayan ailem hala devam ediyor. Bir karım var ve bir kızım olacak inşallah. Yataktan kalkarken eşimin yatakta olmadığını farketmemiştim. Abdesti aldıktan sonra salona baktım orada uyumuş. Daha önce de yapmıştı böyle. Ağrısı sancısı olduğunda beni uyandırmamak için salona geçerdi. Annemle beraber hayatımda sahip olduğum iki kadın. Canım benim. Üzerini örttüm, ben de geri odama gittim. Namazı kıldıktan sonra farkettim saat hala çok erkendi. Vakte bakmadan kıldım namazı. Rahmetli babam her zaman "senin niyetin temiz olduktan sonra vicdanın rahat olsun, olmadı kefaretini ödersin" derdi. Bu sefer olmaz babacığım.
İşe gitmek için tekrar yatağa yattım. Yüzümün güldüğünü farkettim. 20 senelik şeridin gözümün önünden geçmesi, ailemin oluşu beni mutlu etti. Mutlu kalkacağım. Aile saadetini aileyi bana öğreten anneme ve babama Allah'tan rahmet diliyorum..
NOT: 'İskandilia' dergisinde bu yazıma yer veren Alpaslan Tandırcı'ya teşekkür ederim.

                                                        İSMAİL HAKKI AYKUT


21 Haziran 2015 Pazar

Özgürlük

   Başlarken diye bir giriş yapmayacağım kusura bakmayın. Bildiğimiz gibi özgürlük kavramı hakkında yazacağım ama benden edebi bir yazı beklemeyin. Sokaktaki beyefendilerin ağzıyla yazıyorum.Böylesi daha iyi olacak inşallah.Bilimsel yazılara karşıyımdır samimilik hep eksik kalır . Yazacaksan samimi yazacaksın ve benden de böyle bir yazı çıktı.
   ÖZGÜRLÜK ,HÜRİYET,ERKİNLİK
   Rengi mavidir.
   Birçok temsil edildiği nesne vardır ama en hoş olanı beyaz güvercindir.
   Ve özgürlük nedir, en başta bunu bir dile getirmem gerekiyor herhalde.  En anlatılır şekli şudur ki;
   Her istediğini yapabilmek, hiçbir kısıtlamanın onun üzerine olmamasıdır.
   Her canlı özgür müdür? Haşa saf özgürlük yanlız Allah’a mahsustur.
   Hiçbir canlı tam anlamıyla özgür değildir ve olamaz da. Bu Allah’ın kanunlarına aykırıdır.
   Özgürsün , içki iç , kumar oyna , fitne çıkar,  iftira at, zina yap...
   Eğer sen isteyip de yapabiliyorsan özgürsün, yapamıyorsan değilsin aslında olay bu kadar basit.
   Merak etmeyin açıyorum yavaş yavaş ve biz bu dünyada özgürlük potansiyelimizin sadece en azını kullanabiliyoruz.
   Peki geçmişte, gelecekte ve hala niye insanlar hüriyyetleri için savaşmışlardır? Niye bu kadar kan dökülmüş hala dökülüyor ve dökülecek ?
   En basit olarak tarihimizden bir örnek vereyim.
   Kürşat ve 40 yiğidi eğer onlar onu özgürlük kavramını bu kadar düşünmeselerdi nasıl tüm Türklere öncü olabileceklerdi ?
   Ve insan yapısında neden özgürlük var ve neden bu kadar çok istiyor?
   Bence insan genetiğinde var ve  şöyle ki;
   Eğer sen bir zevki tatmışsan, örneğin eroin bağımlılığı. Eroyin tatmayan bir insan onun verdiği zevki merak ediyor mu ? Ya onu tadan insanı düşünelim . Bağımlıları onun zevkini ve her ne lanetse artık bilmiyorum tattıkları için sürekli istemiyor mu ?
   Peki insanoğlu  nerde tattı bu özgürlüğü diyeceksizniz bana.  Bende derim ki; insanoğlu öyle bir tatdı ki özgürlüğü hala tadı damağımızda.
   Elestübi rabbiküm... Değil mi ? Rabbinin sesini duymadın mı orda ?
   Veya Adem baban cennet nimetlerini tatmadı mı?
     Cennet insanoğlunun özgürlüğünü sınırsız tadabilmesinin ikinci en büyük noktası değil miyd ? Hala duyarız, genelde çocukken söylemişlerdir ‘’ cennete aklınıza ne gelirse hemen karşında belirir’’ Eee bu özgürlüğün birebir tabiri değil midir? Peki insanoğlu kendini en özgür hissettiği; özgürlüğünün doruk noktası neresidir ? Cevap cok basit. Cemal-i İlahi’dir. Hiç duymadınız mı onun cemalini görseniz cennet nimetlerinden vazgeçersiniz, bakmazsınız bile o nimetlere diye. Şu da bir gerçek ki biz bu dünyadaki hareketlerimizin bedeli , ahirette özgürlüğümüzün kısıtlanmasıdır. Bu dünyada ne ekersen ahirette onu biçersin. Mürtet misin münafık mısın 7.kat günahkar mısın 1.kat cehhenneme. Hem özgürlükte, hem de insan yaratılışında en çok istediği şeyden mahrumsun , hem de bir ton ceza almışsın. Eminim insana orda en çok koyacak olan nedir biliyor musunuz, en üst seviyedeki özgürlüğü, Cemal-i İlahi’yeyi görememekten başka bir şey değildir. O zaman diyecek insan kendi kendine cennet de istemem cehennemi de ve Yunus Emrenin sözü gelecek aklımıza ‘’ Cennet cennet dedikleri birkaç köşk birkaç hüri isteyenlere ver onları bana seni gerek seni’’ Evet bu ahiretteki özgürlüktü peki dünyadaki ? Ben şöyle tasvir ediyorum kardeşlerim;
   Dünyadaki özgürlük dedikleri şey,
   Büyük bir tarla var , ucu bucağı yok tarlanın, her yer deniz gibi yem yeşil otlar çiçekler ve siz ve özgürlüğünüz aynı beden içinde bir koyunsunuz ve boğazınıza bir ip ile bir kazığa bağlısınız. Sadece ipinizin uzunluğunca yemek yiyebiliyorsunuz. İpiniz kaç metre ise o alan içerisinde dolaşabiliyorsunuz. İşte o koyun sizsiniz, o alan dünyadaki yapabilecekleriniz ve o ip ise Allah’ın koyduğu yasaklar ve kurallar. İpinizin ulaşabildiğiniz kadar özgürsünüz ve kısıtlı gelebilir size ancak ipi keserseniz ahiret hayatındaki milyarlarca km olan ipinizi de kesmiş olursunuz ipsiz ipsiz dolaşamassın o  zaman tasma takarlar . Evet sen o ipi bile bile boğazına geçiriyosun, çünkü ahirette özgürlüğünün doruk noktasına varmasını diliyorsun.  Aynen öyle çünkü Peygamberin (S.A.V) diyor ipini kısalt uzat diye. Sende gereğini yapıyorsun ve kardeşim o öyle bir ipki senin tuvalet kültürüne kadar girebiliyor. NETLİK BUDUR ! Allah en iyisini bilendir amentü , demişler ki insan insanoğlu araştırsın bulsun git bul ama kırmızı çizgiler bellidir, nettir, haktır! Ve ben şuna inanıyorum , insan dünyada Allah’ın dediği ip kısaltma tabirini kullanıyorum veya uzatma farketmez; eğer bunlara uyduğu vakit eminim ki  dünyada da özgürlük ve huzurun doruk noktasına varacaktır. Kanıt, Allah dostlarının evliyaların intihar ettiğini, daralıp bunaldığını,  bıkkınlık yaşadığını ‘’ya üff biktim be bu hayattan hadi bide ayol ‘’ dediğini duydunuz mu ? Komik evet ve onlar her şeyin Allah tarafından geldiğine inandılar. Herhangi bir batılı ülkede duymuşsunuzdur; adam intahar ediyor ve bıraktığı not şu; ‘’ Dünyada tadacak zevk kalmadı’’ Yani siz düşünün.
   İnsan dünyada özgürlük sınırlarını bildiği  zaman özgür olur. Yani sen içki içmek istiyosun özgür değilsin çünkü Allah yasaklamış , Allah merhametlilerin en merhametlisidir. Sana zarar veren bir şeyi senin için istememiş. Ve evet sen eğer içki içmeyi istemesen senin özgürlüğünü kesen var mı içmessen içme eyvallah ama içersen içme diyen var kısaca ve bu özgürlüğün tabirine sığar .
   Kısaca sadece odur ki her istediğini alır ve her istediğini yapar. El-Kahhar ve El-Ahir olan odur. Yine odur ki bizi kendisini düşünmekten açiz yaratmıştır. Onun için boşuna çabalamayın düşünemessizniz . özgürlükte böyledir. Özgürlük nerededir biliyor musunuz ? İslamdadır. İslamda da insanı eşref-i mahlukkat yapan tasavvuftadır.
   Başka yerde aramayın vesselam...

Recep Talha Büyükesen

12 Haziran 2015 Cuma

Dış Politika-Kamran İnan

Kitabın Adı: Dış Politika
Kitabın Yazarı: Kamran İnan
Yayınevi:Timaş

Kamran İnan:18 şubat 1928 de doğan yazar Ankara Hukuk’ tan sonra Cenevre siyasal’ ı bitirmiştir. Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli temsilcilik görevleri ve büyükelçilik yapmıştır. Çeşitli siyasal partilerden milletvekilliği ve devlet bakanlığının yanı sıra enerji bakanlığı’da yapmıştır.

DIŞ POLİTİKA
  Her şey den önce kitap terimsel ve sıkıcı bir üslüpla yazılmamıştır. Bire bir devletin içinde yıllarca üst makamlarda çeşitli görevlerde bulunmuş birisi tarafından yazılmıştır. Bence devlet hayatı ya da özel yada ticaret hayatında tecrübe ve birikim çok önemlidir ve okuyacağınız bu kitapta Kamran İnan bunu devlet içerisinde çok acı bir şekilde yaşamıştır. Kitapta öncelikle dış politika tanımı ve faktörlerinden bahsediliyor. Jeopolitik konum, ekonomi, komşular, milli savunma iç ve dış kamuoyu. Bunlar irdeleniyor ve o dönemdeki örnekleriyle destekleniyor.
Türkiye nin tarihi mirası ile hiç yakışmayacak şekilde yıllarca basiretsiz ellerde nasıl yönetildiğini nasıl fırsatlar kaçırıldığını ve milli menfaatlerin ve bazı yerlerde milli onurun nasıl hiçe sayıldığına ilk ağızdan şahit olacaksınız. Soğuk savaş yıllarında Sovyetler korkusu ile nasıl Amerikan himayesinde yönetildiğini okuyacaksınız. Özellikle dış siyasetimizde nasıl rezillikler yaşandığını hangi toplantıya katılacağından habersiz diplomatla, dışarıda her diplomatın farklı cümleler kurarak ülkeyi zor duruma düşürmeleri. Ülke menfaati ve gereklerini değil de kendi menfaatleri için çalışan insanları acıyla okuyacaksınız.
  Yazar bir bölümde dış politika iç politika ilişkisi irdeliyor. Dış politikanın iç politikayla paralel ve ayrılmaz olduğunu ve birbirlerinden direk etkilendiklerini anlatıyor. Dış politika hedefi menfaat sahası vb. konularda ünlü Amerikan dışişleri bakanı Kissenger dan örnekler veriyor.
  Sonuç olarak dış politikaya meraklı ama akademik ve ağır bir yazı yerine direk pratikteki olayları öğrenmek isteyen (hemde çarpıcı bir şekilde) tecrübe ve birikimlere önem verenlerin zevkle okuyabileceği bir kitap.

  AHMED FARUK DİNÇ AFD 22
  MARMARA UNIVERSITY POLITICAL SCIENCE AND INTERNATIONAL RELATIONS

5 Haziran 2015 Cuma

Prof. Dr. Nurullah Genç ile Söyleşi

Blog yazarımız İsmail Hakkı Aykut ile İsmail Aydın, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Meclis Üyesi Prof. Dr. Nurullah Genç'i makamında ziyaret ettik. "Yağmurla Gelen Şair" olarak da anılan Nurullah Genç Hocamızla her satırından farklı şeyler öğreneceğiniz bir röportaj gerçekleştirdik.




Soru: "Tutkular Keder Oldu" romanıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı Roman Teşvik Ödülü, "Yağmur" naat'ınızla 1990 yılında Türkiye Diyanet Vakfı Naat-ı Şerif Büyük ödülünü aldınız. Bu ödüllere ve nice ödüllere layık görülen eserleri yazarken sizi besleyen kaynak neydi?

N.G.: Bu ülkede doğup büyüyüp bu kültür içerisinde mayalanmış bir insana beslemesi gereken kaynak ne ise benim kaynaklarım da onlardı. Kendi kültürümüz öncelikle, milli kültürümüz, evrensel İslami kültür, onun dışındaki farklı kültürel yapılar, batı kültürü, doğunun farklı kültürlerinden hint kültürü, orta asya kültürü vs. Dolayısıyla bu kaynakların en özelden en genele doğru bir insanın dünyasında sıralanması lazım. Önce en yakınınızdan etkilenirsiniz. İç içe olduğunuz aileden, aileden gelen bilgilerden, inanışlardan vs. Yavaş yavaş daha geniş çemberler içerisinde koşmaya başlarsınız.
  
Olması gereken nedir? Olması gereken de insanın kendi öz kültüründen yola çıkarak, onu iyi kavrayarak, bir sanat çalışmaları yapılacaksa çalışmalara onu yansıtarak, daha sonra da dünyanın farklı kültürlerine kapı aralayarak çalışmalarını yapmasıdır. Nedeni de şu: Neyi yazacaksınız o zaman? Neyi anlatacaksınız? Dünyada insan kültürü dışında bir şey var mı? Sosyal hayatın dışında bir şey var mı? Yok. neyi anlatırsanız anlatın, binlerce kilometrelik uzaklıkta bir yıldızı da anlatsanız evrenin içindeki bir gerçeklikten söz ediyorsunuz sonuçta. Bunu özel hale getirip, sosyal hayatın içine yansıttığınızda gruplaşmalar farklılaşmalar kaçınılmaz hale gelir tabii. Tek bir dünya topluluğu yok, tek bir dünya kültürü yok. Dolayısıyla bu farklılıkların içerisinde insan benimsediğini anlatmak durumundadır. Benimsediğinden etkilenmek durumundadır. Etkilenme olmazsa zaten eser olmaz. Bir şairin, yazarın, sanatkarın arkasında bir kültürel yapı yoksa olgunlaşması mümkün değildir. Hele ki şiirin olgunlaşması imkansızdır. Şiirin unsurlarını sayarken hayal deriz, his deriz, ilham deriz vs. ama esas temel unsur bu teknik verilerin yanında kültürel arka plandır.
  
Dünyanın  neresinde olursa olsun kendisini ispatlamış bir şaire bakın, bir dünya görüşünün aynı zamanda sipahisidir. Neyi yaşamış ise onu yazmıştır. Ateist ise o yansımıştır koyu katolik ise onun yansıdığını görürsünüz. Varsa içinde bir inanma kırıntısı onun yansıdığını görürsünüz. Yoksa böyle olmasaydı Dostoyevski Suç ve Ceza'da romanın sonunda Raskolnikov'un eline incil tutuşturur muydu? Böyle olmasaydı Victor Hugo Sefiller'i yazabilir miydi? Necip Fazıl da Yahya Kemal de olmazdı.
  
Yani bir dünya görüşü, bir kültürel arka plan şart ve bu, özelden genele doğru adım adım gittikçe şairin ve yazarın şahsında sağlıklı hale gelir. Bunun sağlıksız olanı da kendi milli kültürünü öz kültürünü kavramadan, yani özelden genele doğru gitmeden bir başka kültürün dünyasında var olmaya çalışmaktır ki bu garabeti de bizim ülkemizdeki pek çok sanatkar, şair, yazar yaşamıştır, yaşıyor. Ama bu çok garip bir haldir, hatta zavallı bir haldir. Kendi kültüründen bihaber bir insanın başka bir kültürün sözcülüğünü yapmaya çalışması kadar abesle iştigal eden bir durum olamaz.
  
Bizim kaynaklarımız da kültürel kaynaklarımızdır. Bir defa İslam Kültürü. Siz hangi dünya kültürü içinden İslamı çıkartabilirsiniz. Şiirimize, temel milli sanatlarımıza damgasını vurmuştur. Minyatürün, hat sanatının, mimarinin arkasındaki hakikat İslamdır. Amerikalı aslen Rus asıllı Sosyolog Pitirim Sorokin şöyle der: 'Medeniyetin iki tane yüzü vardır: iç ve dış. Dış yüzeyindeki şekli, iç yüzeyindeki mana belirler.' Onun için cami ve kilise birbirinden farklıdır. Bu farklılığı yansıtmadan görmeden, kendi öz kültüründen yola çıkarak sunmadan sanatkarın olgunlaşması mümkün değildir.

İ.A.: Zaten yerel olarak Erzurumlusunuz. Erzurumda köy odalarında bulunmuşsunuz.

N.G.: Zaten o kaynaklara oradan başladık. Köy odasında bizim temel kaynaklarımız Kur'an, hadis, Peygamber hayatını anlatan kitaplar, destanlarımız, divan ve halk edebiyatının önemli isimleri o köy ariflerinin kendi dünyasında, o köy odalarında okunurdu. Oradan başladık zaten biz o kaynakları almaya.



Soru: Bir söyleşinizde "Son yüzyılda iki şeyi kaybettik: aşkı ve hüznü" demiştiniz. Burada tam olarak ne anlatmak istediniz?

N.G.: Aşk insanın esas varlık nedenidir. İnsan neyi taşıyor dünyasında? Ne için yaşıyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz ve ufkunuzda ne var? Aşk bütün bunları içine alan, en süfli olandan Hallac-ı Mansur'un "Ene'l-Hak" sözüne kadar bütün alanı kuşatan bir olgudur. Bu bilinci insanın hayatından alırsanız insan, fırtınalı bir denizde batmakta olan bir gemiye döner. Liman ararken sağ sola derken ya kayalıklara vurur yada batar.
  
Bugünün insanlarına bakın o fırtınalı denizde dolaşmıyor mu? Kendi ülkenize bakın. Nedensiz ve amaçsız yaşayan, aidiyet duygusu alt tabakalara takılmış kalmış, basit bir takım eylemler için attığı çığlıkları kendi toplumu ve medeniyeti için atamayan milyonlarca insan yaşamıyor mu ülkemizde? Bir örnek vereyim; ben çok sıkı bir Galatasaray taraftarıyım, maçlara giderim. Çok manidar bir şekilde de seyrederim oradaki insanları. Ve hep burkulur yüreğim. Spor güzel bir şey ama keşke oradaki insanlar tuttukları takım için harcadıkları enerjiyi kültürümüz ve medeniyetimiz için gösterebilseler.
  
Aşk bunların hepsiyle alakalı. İnsanları nereye bağlıyorsanız onun için fedakarlığa başlıyorlar. Fenafil mevki oluyor insan, fenafil kadın oluyor, fenafil spor oluyor, en son fenafillah. Yukarıya doğru gidiyor. Bunu çıkardığınızda o medeniyeti çökertirsiniz ve bizden bunu almışlar. Şiirde bile bir dönem gelmiş ki... Aşk nedir, şairanelik nedir? Garip Hareketi "Divan şairleri sevgiliyi gökyüzüne kanatlandırmışlardı, biz onu yeryüzüne indirdik." demişlerdi. Olur mu böyle bir şey? Çok somut, ayağı olan, eli olan ve artık gittikçe tükenen bir kadın imgesinin aşk denen o büyük kavramı doldurması mümkün mü?

O nedenle ben bir şiirimde şöyle diyorum;

Aşkın ve acının vadilerinden geçerek yürümeyi öğrendi kalbim
Minyatür bir kalbe sığar mı benim denizleri tutuşturan gözlerim

 Benim denizleri tutuşturacak kadar büyük olan gözlerim, tabi buradaki göz somut bir göz değil, minyatür bir kalbe insanın kalbine sığar mı? Nasıl sığacak?
  
Bir de hüzün.. "Hüzün ki en çok yakışandır bize" diyor ya şair. Dedik ya hani faniyiz. Nasıl sonsuz bir mutluluk yaşayabilirsiniz ki? Gözünüzün önünden geçiyor dünya. Çocuksunuz, büyüyorsunuz, insanlar ölüyor, toplumlar değişiyor, iktidarlar değişiyor, teknoloji değişiyor. Kısacası durağan değil hareketli bir halin içindesiniz ve kendiniz de değişiyorsunuz. Şunu söylemek istiyorum: "Siz elinizde tutamadığınız bir hayatı yaşıyorsunuz.". Peki elinizde tutamadığınız bu hayat size nereden geldi, nasıl geldi? Bunu sorgulamaya başladığınızda yaratılışa gidiyorsunuz. Ve bu, sizi cennetten kovuluşa, cenneten sürgün edilmeye ve ordan dünyaya inmeye getiriyor. Bundan daha büyük hüzün olabilir mi? Yaşadığı cenneti kaybetmiş bir varlık insan. Baktığımızda hüzünlenmemek mümkün mü? Bir sürgün edilmişiz. İki geriye sağlam dönüp dönemeyeceğimiz belli değil. Sürgün edildiğimiz yere, cennete mi döneceğiz yoksa başka yere mi? Bundan büyük hüzün olur mu? Tabi buna inanırsanız. İnanmazsanız başka hüzünler sarar sizi. Ben dünyevi bir hüzünden bahsetmiyorum. Burada kastettiğim hüzün, bizim çağlarüstü hüznümüzdür. Sezai Karakoç Üstadın da bahsettiği sürgün ülkeden bahsediyorum. İşte o hüznü de bizden almışlar.
   
İnsan gerçek hüzne vakıf olamadığı için başka hüzünler ile kırar, döker, öldürür, vurur. Aşka, hakiki aşk duygusuna sahip olmadığı için yanlış bağlantılarla aşkı ve hayatı söndürecek noktalara ulaşabilir. Zalimlerin doğduğu yer de tam burasıdır.

Ben Nurullah Genç olarak özellikle şiirlerimde, işte o ulvi aşk duygusunu yani insani olandan ilahi olana katmanlar içinde yükseltmeye çalışarak o aşk duygusunu verme gayreti içindeyim.

Soru: "Elbette sizden birinizin içinin irinle dolu olması şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır." (Buhari) Peygamber efendimiz bu hadisi şerifinde ne söylemek istemiştir?

N.G.: Sizce Peygamber efendimiz burada neyi kastetmiş olabilir? Efendimiz Kur'anı Kerim'de Allah'ın kastettiğinden başka kasıtlarda bulunabilir mi? Bulunamaz değil mi? Efendimiz Kur'an'ın yaşayıcısıdır. Kur'an şairlere nasıl bakıyor? İki vadiye ayırıyor. Bir vadide olanlar şaşkın şaşkın gezerler, Allah'a karşı mücadele ederler, davasını söndürmeye çalışırlar. Diğer vadideki şairler de inandığı için şiir söyler, salih amel işler. Haksızlığa uğrayan ve haksızlığa uğradığı için şiir söyleyen, salih amel işleyen ve o aşkı diriltmeye çalışan ve bunun için şiir söyleyen birinin içinde irin olması mümkün mü? Değil, çünkü o Kur'an'da belirtildiği üzere kurtulan vadide yer alıyor.

Peki bunlardan hiç nasibi yok. Aklına gelen her sözü yada her imgeyi rastgele her şeyi şiirine katan, maneviyata saldıran, şaşkın, niçin yazdığını bilmeyen, bayağı kelimeler kullanan ve daha da kötüsü kötü yaşayan... Yanlış şeyler yapan günahkarlığının farkında olmayan, İslam'a karşı da mücadele eden ve nefisle alakalı handikaplı olan, kibirli... Baktığınız zaman hangi vadide yer alacak onlar? Tabi ki kötü olanın da. Peki onun içindekinin şiir değil irin olduğuna hükmedebilir miyiz? Evet, hükmedebiliriz. Çünkü Peygamber öyle buyuruyor.
  
Ben her zaman söylüyorum: hesabını vereceğiz yazdıklarımızın. Kimse şiirinden, şiirinin hesabından uzak değil. Her şairin oturup düşünmesi lazım. Ben bu şiiri yazıyorum ama sorduklarında "ben bunun cevabını nasıl veririm?" diye düşünmesi gerekiyor. Hele mü'min bir şairin böyle bir avadanlık içinde bulunmasını ben kabul edemem.

Ben bu meselenin bilincindeyim. Aşk ve hüznü şiirlerimde işlemem de bu yüzdendir. Eğer biz aydınlanacaksak bu iki kelimeyi dirilterek aydınlanabiliriz. Çünkü Kur'an'ın özü aşktır ve Kur'an'ın özü hüzündür. Benim bu hassasiyet içindeki tüm şair arkadaşlarıma tavsiyem silkinmeleri ve yeniden bir sorgulama içerisne girmeleri gerek. Diyebilirler ki sen kim oluyorsun? Canları sağ olsun.

Soru: Türkiyedeki siyasi ve sosyolojik gelişmelerin Cumhuriyet'ten günümüze Türk şiirine yansımaları ne olmuştur?

N.G.: Sadece 1923'ten günümüze değil çökmeye başladığımız günden bugüne, 1650 yılından bugüne kadar yaşanan süreç şiirimize yansımıştır. Ama asıl 1923'ten sonra birçok şey farklılaşmaya başladı. Eski kültüre bir karşı duruş, hem sanat müziğinde hem şiirde hem de diğer alanlarda çok net bir şekilde ortaya konmuştur. Divan şiirimize karşı bir başkaldırı oluşmuştur. Eski şiir anlayışımızı küçümseyen, hafife alan bir duruş. Bize onu "yüksek zümre edebiyatı" olarak öğrettiler ya, o nevi şahsına münhasır bir edebiyat, bizi ilgilendirmiyor dedikleri edebiyat var ya, aslında yüzyıllarca bu topraklarda hakim olmuş ve temel örneklerini köy odalarında dinlediğim edebiyattır. Yani "yüksek zümre edebiyatı" dedikleri edebiyatın en güzel örneklerini ben köy odasında dinlemiştim. Ben dedemden, amcamdan, babamdan divan edebiyatı şairlerinin şiirlerini dinledim.
  
Tabi bu tutum şiire yansıdı. İki türden yansıdı. İlk olarak inanç yönünden yansıdı. İkinci olarak şekli yapısı itibariyle yansıdı. Şiirimizin şekli bozuldu, öyle noktalara getirildi ki garip garip çizgiler çizerek ve o çizgilerin içine harfler yerleştirerek şiir yazmaya çalıştılar. Evet, yeni denemeler yapılabilir ama sonsuz biz özgürlüğe de sahip değildir şair. Çünkü karşısındaki muhatap insandır, okuyucudur. Siz okuyucuyu düşünerek de yazmak zorundasınız. "Ben yazıyorum, kim okursa okusun" diyemezsiniz, bu bir sorumluluk işidir. Yazıp birilerine sunuyorsanız kusura bakmayın bir sorumluluğunuz var. Yani bu patatesini satmaya çalışan bir adamın sorumluluğu kadar bir sorumluluktur. Zayi olmuş, çürümüş bir patatesi satamazsınız.
   
Bu bozulma şiir dünyamıza yansımıştır. Hem inanç hem de şekli bakımdan yansımıştır. Bu bozulmanın karşısında duran, doğru yerde kalan insanlar da yanlış insanlar olarak kabul edilmiştir. Bunların başını da Necip Fazıl çeker.




Soru: Şiire başladığınız nokta ile şu an geldiğiniz nokta arasında kat ettiğiniz mesafede hangi sıkıntıları çektiniz? Şiire yeni başlayan arkadaşlarımıza neler önerirsiniz?

N.G.: Baştan sona sıkıntı. Şiir yazmak bir fantazi değil bir çile işidir, bir ideal işidir. Canınızdan, kanınızdan, ruhunuzdan vereceksiniz. Ruhunuzu dağlayacaksınız gerekirse, yüreğinizi parçalayacaksınız ki bir şeyler ortaya koyasınız. Yıllardır bu işin çilesini çekiyorum. Hiç kimseden hiçbir şey beklemedim, halen de beklemiyorum. Ve halen istediğim şeyi yazdım mı yazamadım mı çok emin değilim.
  
Öğrenmenin sonu yoktur. Yazmaya başladığım günden beri geçen süre içinde çeşitli kademeler oluştu, çeşitli yollar katedildi ama değişen şeyler var değişmeyen tek şey var: şiire 1979-1980'de nasıl bakıyorsam bugün de aynı bakıyorum. O zaman da bu sağlam şiir bakışına ulaşmıştım. Şiiri basit bir eylemin aracı olarak hiç düşünmedim. O gün yazdığım şiir de öyledir bugün yazdığım şiir de. Değişen şeyler kelimelerdir...

İ.A.: Yeni nesillere söylemek istediğiniz son birkaç şey...


N.G.: Herkes oku oku der. Ben öyle demeyeceğim. Kalksınlar zaman zaman yürüsünler ve nereye gittiklerini düşünsünler. Mesela buradan çıkın yürüyün ve nereye yürüdüğünüzü düşünün ama bir yere karar kılmadan yürüyün. Dünyadaki halimiz de bu zaten. Tavsiye ederim gençlerimize ki evden çıkmadan, yürümeye başlamadan önce nereye yürüyeceklerinin hesabını yapsınlar.


Başta bizi kırmayıp makamına davet eden Nurullah Genç Hocamıza, Röportajı gerçekleştiren İsmail Hakkı Aykut ve İsmail Aydın'a, Kameramanımız Enes Ünal'a GENÇ KÜRSÜ olarak teşekkür ediyoruz.